İnsanlar Haluk Levent ve Ahbap Derneği’ne neden güvendi?

Ahbap Derneği’nin kurucusu Haluk Levent’e yönelik iddialar ve devam eden yargı süreci Türkiye’de toplumsal güven tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı.
Peki bir toplumda güven nasıl inşa edilir? Güven kaybı toplumsal kutuplaşmayı nasıl etkiler? Türkiye’de aşınan güvenin yeniden tesisi için umut var mı?
Sabancı Üniversitesi Toplumsal Psikoloji Çalışmaları Koordinatörü Prof. Dr. Nebi Sümer, Türkiye’de toplumsal güvenin dinamiklerini, kurumlara ve bireylere duyulan güven arasındaki ilişkiyi ve güvenin yeniden inşa edilebilmesi için gerekli koşulları anlattı.
DW Türkçe: Son yıllarda Türkiye’de yaşanan afetler, ekonomik krizler ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran olaylar sırasında zaman zaman kurumlardan çok bireylerin ya da sivil toplum kuruluşlarının ön plana çıktığını gördük. Ahbap Derneği ve Haluk Levent örneği de bu çerçevede sıkça tartışıldı. Sizce bu örnekler, Türkiye’de güvenin nasıl kurulduğuna, hangi aktörler üzerinden şekillendiğine ve hangi koşullarda sarsılabildiğine dair bize ne söylüyor?
Nebi Sümer: Genel çerçeveye baktığımızda zaten duygusal politik kutuplaşma ile güven arasında bir sarmal, kısır döngü bir ilişki vardır. Kutuplaşma arttıkça güvensizlik artıyor. Güvensizlik arttıkça da kutuplaşma derinleşiyor.
Politik kutuplaşma aslında tek başına kötü bir şey değil. Toplumlarda bazen politik yaratıcılığı da artıran bir şeydir. Ama sosyal psikoloji ve siyaset biliminde altı çizilerek “duygusal politik kutuplaşma” denir. Bunun nedeni de şu: Karşı grup ya da karşı takım üyesini art niyetli, kötü gören ve her zaman için ona nefret beslemeye giden bir yaklaşım benimseniyor. Yani bireysel olarak o kişiye art niyet atfetmeye başlanır. Bu yönüyle çok tehlikeli. Bu, Amerika için yıllar içinde çok belirgin hâle geldi. Türkiye’de de öyle.
Araştırmalara baktığımızda, politik kutuplaşma duygusal politik kutuplaşmaya evrilmişse -ki Türkiye’de kısmen öyle- bu toplumda bölünmeyle ilişkileniyor. Yani insanlar “Benim grup üyelerim iyidir, karşı grup kötüdür” diye düşünmeye başlıyor. Bu da toplumda şüpheciliği artırıyor, komplo teorilerine inanmayı kolaylaştırıyor. Herhangi bir olay olduğunda mutlaka arkasında bir şey olduğu inancını derinleştiriyor. Bu, hem iktidar taraftarları hem de muhalefet açısından geçerli aslında.
Türkiye’de kurumlara güven de zaman içinde ciddi biçimde zayıfladı. Özellikle adalet kurumuna güvenin belirgin şekilde azaldığını çok sayıda araştırma gösteriyor.

Sabancı Üniversitesi Toplumsal Psikoloji Çalışmaları Koordinatörü Prof. Dr. Nebi Sümer, kutuplaşmayla güvensizlik arasındaki ilişkiye dikkat çekiyorFotoğraf: Canan Sümer
Haluk Levent uzun yıllardır kamuoyu araştırmalarında Türkiye’nin en güvenilir isimleri arasındaydı. İnsanların kurumlardan ziyade aktörlere yönelmesi hangi sosyal psikolojik dinamiklere işaret ediyor?
Kurumlara güven zayıfladığında ya da özellikle Kızılay gibi, Yeşilay gibi devlet kurumlarına yapılan yardımın doğrudan amacına ulaşıp ulaşmadığı konusunda şüphe oluştuğunda toplum alternatif kurumlara yöneliyor.
Haluk Levent ve benzeri örnekler de böyle ortaya çıktı. Ama burada bana göre bir güven inşa etme süreci de yaşandı. Haluk Levent’in birey olarak geçmişte benzer vakaları vardı aslında. Çek senet davaları gibi. Ancak Ahbap Derneği, özellikle kadın cinayetleri, çocuklara destek ve hayvan hakları gibi konularda güven yaratıcı işler yaptı.
2023 depremi olduğunda da toplum yardım edebileceği bir adres arıyordu. 6 Şubat’ta şöyle bir şey oldu: Kutuplaşma tamamen geri planda kaldı. Toplum ortak bir kimlik edindi. Ortak hedef, sağcısıyla solcusuyla, dindarıyla seküleriyle bölgeye ulaşıp yardım etmekti.
Bu yardım etme hevesiyle, özellikle altta yatan bu güvensizlik nedeniyle bir şekilde sivil toplum kuruluşlarına yönelindi.
Bir de Kızılay’ın çadır satışı meselesi yaşanınca bu şüphecilik kendi içinde daha da pekişti. İnsanlar, “Zaten güvenmiyorduk, bunu da görünce ne yapalım?” diyerek alternatif yapılara yöneldi.
Toplumdaki bu güven eksikliği, zaman zaman bir “kahraman” ya da “lider” arayışını da beraberinde getiriyor mu?
Kısmen vardı. Ben 1999 depremini yaşamış ve bölgeye gitmiş biri olarak bunu gördüm. O dönemde hükümete karşı büyük bir güvensizlik oluşmuştu ama devlet kurumlarına karşı aynı düzeyde bir güvensizlik yoktu. İnsanlarda öfke vardı ama bu daha çok hükümete yönelikti.
Şimdi ise farklı bir durum yaşandı. 2023 depremi çok daha büyük bir felaketti. On bir ili etkiledi ve bazı bölgelere günlerce ulaşılamadı. Bunun nedenleri ayrıca tartışılır ama sonuçta insanlar bunu gördü.
Böyle olunca Haluk Levent’in temsil ettiği yapı daha da görünür hâle geldi. Üstelik Ahbap, AFAD’la birlikte çalıştığını, tüm kaynaklarını ortak kullanacağını söyledi.
Toplum onu siyasi bir aktör olarak değil, tek amacı yardım etmek olan bir sivil toplum girişimi olarak gördü.

Ahbap, özellikle 6 Şubat depremleri sonrası bölgeye ulaştırdığı yardımlarla öne çıkmıştıFotoğraf: ANKA
Mesela aynı yardımları bir CHP’li belediye tek başına organize etseydi, bu kadar geniş bir destek oluşmayabilirdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi de çok önemli çalışmalar yaptı; gemiler gönderdi, yardım ulaştırdı. Ama Ahbap siyasi olmayan daha güvenli bir alternatif olarak algılandı. Dolayısıyla insanlar buraya yöneldi.
Şimdi yaşanan tartışmada da toplumda bir hayal kırıklığı oluştu. Ama burada yine politik kutuplaşmanın etkisini görüyoruz.
Türkiye’de kutuplaşma artık siyaset bilimcilerin “kötücül kutuplaşma” dediği noktaya doğru gidiyor. Yani her iki tarafın da tam anlamıyla bir girdaba sürüklendiği, “biz” ve “onlar” ayrımının çok keskinleştiği bir sürece evriliyor.
Bu nedenle “kendi taraflarından” biri hakkında olumsuz bir iddia ortaya çıktığında insanlar ya “Bizden değildir” diyor ya da “Belki yapmamıştır” diye bakıyor; Haluk Levent örneğinde de gördüğümüz gibi. Karşı taraftan biri hakkında iddia ortaya çıktığında ise “kesin yapmıştır” diye bakılıyor.
Yani hep bir ön kabul var?
Evet, hep bir ön kabul var. Zaten kötücül kutuplaşmanın özü de bu. Sosyal psikolojide kutuplaşma olarak tanımladığımız, “biz ve onlar” ayrımının giderek derinleşleştirilmesi ve tamamen bir ön yargı hapishanesine itilmesi. Bu da sürekli şüphe üretiyor. İnsanlar artık iyi bir şey yapıldığında bile “Bozuk saat bile günde bir kez doğruyu gösterir” diyorlar örneğin.
Bu inanılmaz bir psikolojik girdap. Özellikle Türkiye gibi, geçmişte görece demokratik olan ama son 15-20 yılda hızlı bir demokratik gerileme yaşayan ülkelerde bunu çok net görüyoruz.
Diğer yandan şunu da eklemek isterim: Türkiye’de kutuplaşma dinamiğinin muhalefet açısından şöyle bir avantajı da var aslında. Normalde duygusal kutuplaşmanın yüksek olduğu toplumlarda iktidarlar avantajlı hale geliyor doğal olarak. Çünkü kendi taraftarlarını şüphecilikle besleyerek kötü bir muhalefet var, ona karşı her koşulda iktidarı destekleyelim şeklinde bir zihinsel yapıya sokar. Bu sadece Türkiye’de değil, çoğu ülkede böyle olmuştur. Ama Türkiye’de muhalefeti de besliyor bu. Çünkü özellikle yaşam biçimi temelinde kutuplaşma, hızlı demografik değişim nedeniyle beyaz yakalı nüfusun artması, eğitim düzeyinin yükselmesi vb. nedenlerle muhalefetin kültürü yeniden üreten kesimi büyük bir blok oluşturdu ve bu kitlesel bir yapıya ulaştı. Özgür Özel şu anda bunun temsilcilerinden bir tanesi bana göre.
Peki, Türkiye’de toplumsal güvenin yeniden tesis edilmesi için sizce ne yapılabilir? Kurumlara, medyaya, bireylere ve topluma bu süreçte nasıl roller düşüyor?
Çok güzel bir soru. Bir kere şunu söylemek gerekir: Güven, zor inşa edilen ama kolay yıkılan bir şeydir. Yıkıldıktan sonra insanlar yeniden güvenebilmek için güçlü güvenceler görmek ister. Bana göre birinci koşul, gerçekten işleyen bir kurumsal adalet sisteminin kurulmasıdır.
Ben Türkiye siyasetini uzun yıllardır izliyorum. İlk defa adalete güven bu kadar düştü. 12 Eylül döneminde bile insanlar, aylarca süren yargılamalara rağmen güveniyorlardı. “Bir hakim bırakır, bir hakim beni dinler” diye düşünülüyordu. En azından siyasi olmayan konularda insanlar, “Benim malım, mülküm güvencede; koruyan devlet vardır. Ağırdır hantaldır ama devletin de güvencesi olarak adalet vardır” diye düşünüyordu. Bugün bu güven özellikle son yıllarda çok derin bir hasar aldı.
Bu, siyaset üstü bir konu aslında. Düşünün; bir başsavcı atanıyor, bu başsavcı özellikle belediye başkanlarını tutukluyor, ki kitlesel tutuklama her zaman otoriter tutuklamadır. Bir yıl sonra Adalet Bakanı oluyor. Şimdi toplum buna nasıl güven duyacak?
Bu durumda iktidar tarafındaki kişi, “Ne yaparsam yapayım Adalet Bakanım beni korur” diye düşünüyor. Muhalefetteki kişi ise “Ne yaparsam yapayım beni zaten yargılayacak” duygusuna kapılıyor. Yani doğru kararına da güvenmiyor.
Dolayısıyla birinci şart, güçler ayrılığı ve yargının bağımsızlığıdır. Bunlar güvenin temel güvenceleridir.
İkinci önemli konu ise teması artırmak. Kutuplaşmış grupların birbirleriyle konuşabilecekleri ortamlar oluştuğunda önce şüphecilik azalıyor. Çünkü tanıdığınız kişinin, sizin düşündüğünüz gibi biri olmadığını görüyorsunuz. Sonra güven gelişmeye başlıyor.
Toplumun politika dışında yeniden ortak bir güven zemini oluşturabilmesi için “Hepimizin güvencesi ortak çatıdır. Bu ortak çatı da karşılıklı haklarımızın güvence altında olduğu çatıdır” fikrini kabul etmesi gerekiyor. Bence her şeye rağmen Türkiye buna hazır.







